Metin Aktaşoğlu / metin.aktasoglu@milliyet.com.tr - İran ve ABD'nin karşılıklı misillemeleri bölgede tansiyonun düşmesine izin vermezken “kırılgan ateşkes”in ardından tüm dünyanın gözleri yeniden Orta Doğu'ya dönmüş vaziyette. Tüm bunların arasında İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İranlı belgeselci ve içerik üreticisi Cevat Moguyi'ye konuk olurken savaşın ilk günlerinde yaşananları da aktardı. Arakçi, nihai hedefi İran'ı parçalamak olan planların daha başlamadan engellenmesinde Türkiye'nin oldukça etkili bir rol oynadığını dile getirdi. Arakçi'nin iddiasına göre ABD ve İsrail destekli gruplar IKBY'de İran'daki rejime karşı bir “Kürt ayaklanması” organize edecekti. Arakçi şunları söylüyordu:“İran'ı bölmek için planlar yaptılar. Savaşın dördüncü gününde Trump, IKBY'deki bazı liderleri aradı. O günün akşamında hem Sayın Barzani'yi hem Sayın Talabani'yi hem de Türkiye Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ı aradım. Ayrıca Irak Başbakanı Sayın Sudani ile görüştüm ve kendisine şu uyarıyı yaptım: Eğer IKBY'den bize yönelik en ufak bir tehdit gelirse, karşılık veririz; başka bir yerle meşgul olduğumuzu sanmayın. Türkiye bu süreçte çok etkili bir rol oynadı. Hem Amerikalılarla görüştüler hem de bu konuda çok sağlam bir duruş sergilediler.”ABD merkezli Al Monitor’e göre başlangıçta CIA tarafından da desteklendiği öne sürülen, “İran’a karşı İran ve Iraklı Kürt grupları silahlandırmaya ve desteklemeye yönelik İsrail planının” ayrıntıları daha önce de gündeme gelmiş, özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD Başkanı Donald Trump'ı bu plandan vazgeçmeye ikna ettiğine dair iddialar daha önce de dolaşıma girmişti. İddialar böylece İran tarafından da Arakçi vasıtasıyla doğrulanmış oldu. Peki hem Rusya-Ukrayna Savaşı'nda hem de şu günlerde ABD/İsrail-İran Savaşı'nda bölgesel istikrar ve küresel barış vizyonuyla tarafları silahları indirip müzakere masasına oturmaya yönlendiren Türkiye'nin bu pozisyonu nasıl bir önem arz ediyor?ANKASAM (Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi) Başkanı Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Milletlerarası Hukuk Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emete Gözügüzelli ve İRAM Uzmanı Dr. Rahim Farzam, Milliyet.com.tr okurları için değerlendirdi.'TÜRKİYE'NİN ORTAYA KOYDUĞU HUKUKİ PERSPEKTİF...'Doç. Dr. Gözügüzelli, “Türkiye, uluslararası hukuk zemininde kendi komşularının ve hiçbir devletin toprak bütünlüğüne aykırı bir yapılanma içerisinde asla yer almamıştır, bu planlara asla taraf olmamıştır ve olmayacaktır. Türkiye'nin ortaya koyduğu hukuki perspektif budur. Çünkü Türkiye coğrafi anlamda, bu bölgede 'böl, parçala, yönet' sistemiyle dış aktörler tarafından beslenen terör örgütlerinin, terör yapılanmalarının ve/veya siyasi aktörlerin ne yapmaya çalıştığının çok net bilincinde” diyor. Bölgedeki jeopolitik gelişmelerin Türkiye'nin gücü üzerinden okunması gerektiğini ifade eden Doç. Dr. Gözügüzelli, “Şayet Türkiye bugün enerji ve savunma sanayisinde daha zayıf bir konumda olsaydı, ortaya koyduğumuz bu ciddi tavrın diğer aktörler tarafından dikkate alınması pek mümkün olmazdı. Devlet aklının, millileşme ve yerlileşme stratejilerine dayanan köklü vizyonu dış politikada gücünü göstermiş, Türkiye komşularının toprak bütünlüğünün korunması noktasında ağırlığını hissettirmiştir” ifadelerini kullanıyor.'TÜRKİYE ADETA 'JEOPOLİTİK DALGAKIRAN''Prof. Dr. Erol ise Türkiye'nin rolü için “jeopolitik dalgakıran” benzetmesini yapıyor. “Türkiye, Arakçi’nin de teyit ettiği üzere, İran odaklı bölgesel krizlerde yapıcı yaklaşımıyla adeta 'jeopolitik dalgakıran' rolü oynamakta. Ankara’nın bu süreçte sergilediği 'aktif tarafsızlık' ve 'bölgesel sahiplenme' odaklı duruşu, sadece komşuluk hukukunun değil, yüzyıllara dayanan stratejik bir aklın tezahürü olarak karşımıza çıkmakta” diyen Prof. Dr. Erol, Türkiye’nin savaşın başından itibaren takındığı tavrı ve söz konusu tavrın bölgesel ehemmiyetini birkaç temel dinamik üzerinden değerlendiriyor.Öncelikle Prof. Dr. Erol, İran ve Türkiye arasındaki diplomasi tarihinden referans veriyor ve “Bahse konu temel dinamiklerin en başında hem tarihsel hem de jeopolitik bir gerçeklik ile özdeş olan Türkiye-İran ilişkilerindeki '1639 Kasr-ı Şirin Mirası ve Statüko Diplomasisi' gelmekte. Ankara, İran’ın iç savaşa sürüklenmesini veya toprak bütünlüğünün hedef alınmasını, bu tarihsel statüko mimarisinin çökmesi olarak okuyor. Türkiye için İran’ın istikrarı, 'rasyonel bir komşuluk mecburiyeti.' Batı ile ilişkileri ne düzeyde olursa olsun Ankara, sınır komşusunu 'jeopolitik laboratuvara' dönüştürecek yabancı müdahalelere ve 'ithal kaos' senaryolarına Kasr-ı Şirin’den tevarüs eden bu denge aklıyla karşı durmakta” diyor ve temel dinamiklere şöyle devam ediyor:Alıntı Metni“Dış müdahalelerin bölgeye yıkımdan başka bir şey getirmediği tecrübesi” burada kesinlikle altı çizilmesi gereken bir nokta. Prof. Dr. Erol, Arakçi tarafından da dile getirilen “Türkiye'nin sağlam duruşunun” tam anlamıyla bir bölgesel egemenlik bariyeri oluşturduğunu vurgularken Ankara'nın sınırlarının hemen ötesinde oluşturulmak istenen istikrarsızlık kuşağının farkında olduğunun da altını çiziyor:Alıntı MetniİRAM (İran Araştırmaları Merkezi) Uzmanı Dr. Rahim Farzam ise Türkiye'nin pozisyonunu değerlendirirken Türkiye'nin, İran’ın toprak bütünlüğünün korunmasını ve çatışmaların derinleşmemesini stratejik bir öncelik olarak gördüğünü ve İran’da yaşanabilecek olası bir merkezi otorite sarsıntısı veya rejim değişikliği senaryosunun, Suriye'de olduğu gibi bölgede YPG örneğindeki gibi yeni terör yapılanmalarının ve bölünmelerin önünü açabileceğini aktarıyor. “Böyle bir senaryo, Türkiye'nin istemediği ve çıkarına aykırı sonuçlar doğuracak; göç dalgalarını, güvenlik tehditlerini ve enerji maliyetlerini beraberinde getirecektir” diyen Dr. Farzam, bu tablodan yola çıkıldığında Ankara'nın pozisyonunun son derece rasyonel olduğunu vurguluyor.'SON DERECE RASYONEL'“Küresel çıkarlar ve jeopolitik dengeler göz önüne alındığında, ABD'nin müttefikleri arasında yer alan Türkiye, bölgede istikrarın sürmesi için aktif bir arabuluculuk rolü üstlenmekte. Katar, Pakistan ve Mısır gibi bölge ülkeleriyle birlikte yürütülen bu süreçte Türkiye, İran'daki savaşın derinleşmesine karşı net bir duruş sergiliyor” diyen Dr. Farzam, ABD öncülüğünde askeri güçlerle İran'da bir rejim değişikliği senaryosunun gerçekleştiği bir tabloda bölgesel krizlerin kronikleşebileceğini ifade ediyor ve “Bu bağlamda Türkiye'nin yürüttüğü arabuluculuk faaliyetleri ve kararlı tutumu, hem kendi ulusal çıkarlarını korumak hem de komşularının toprak bütünlüğünü savunmak adına son derece rasyonel ve kritik bir strateji olarak öne çıkıyor” diyor.Meseleyi tüm detaylarıyla kavramsallaştıran Prof. Dr. Erol'a göre Arakçi'nin ifadeleri, Türkiye’nin duruşunun ideolojik bir reflekse değil, reelpolitik gerçeklere dayandığını gösteriyor. Türk diplomasisinin “rasyonel, 'güven merkezli' bir stratejiye ve bu bağlamda Ankara’nın müttefiklik ilişkilerini koparmadan ve aynı zamanda bölgesel beka önceliklerini de feda etmeden, çok boyutlu bir denge diplomasisine dayandığını” dile getiren Prof. Dr. Erol bu çok boyutlu ve “sağlam” yapının “ABD'nin iknasında” önemli bir rol oynadığını belirtiyor.Doç. Dr. Gözügüzelli bu bağlamda, “Türkiye, tıpkı Ukrayna-Rusya krizinde ve diğer küresel sorunlarda olduğu gibi İran meselesinde de önemli bir arabulucu rolü üstleniyor” hatırlatmasında bulunurken “Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğinde, Trump ile kurulan ikili ilişkilerin yarattığı pozitif atmosfer, Türkiye'nin İran konusunda atılacak adımlarda ABD üzerinde daha kolay etki kurmasını sağladı” tespitini yapmakta.'ANKARA, WASHINGTON'A SINIRLARINI HATIRLATAN YEGÂNE BAŞKENT'“Türkiye’nin ABD’yi ikna edebilme gücünü” tanımlayan ve kavramlarla temellendiren Prof. Dr. Erol, “Bu güç rasyonel devlet aklının, coğrafyanın sunduğu mutlak avantajların ve sahadaki askeri/diplomatik caydırıcılığın bir bileşkesi” diyor. “Ankara, Washington’a sınırlarını hatırlatan ve küresel gücün yerel gerçekliklere çarparak nasıl sönümlendiğini gösteren yegâne başkent konumunda” tespitinde bulunan Prof. Dr. Erol, Türkiye'nin bu gücünün klasik anlamda bir retoriğe dayanmadığını öne sürüyor ve “Mecburiyet Jeopolitiği” ve “Veto Kapasitesi” ilkelerine vurgu yaparak şunları söylüyor:Alıntı MetniAslında tam da bu noktada değişen dengelere işaret etmekte de fayda var. Türkiye'nin hem NATO'nun kolektif savunma ilkelerine bağlı kaldığını ancak aynı zamanda kendisine “Egemen Otonomi” alanı yarattığını vurgulayan Prof. Dr. Erol, “Ankara, ABD’ye şu gerçeği adeta dikte ediyor: 'Küresel bir ittifak, bölgesel bir müttefikin intiharı pahasına sürdürülemez.' ABD’nin İran’ı bölme veya Suriye ve Irak başta olmak üzere, Orta Doğu ve diğer bölgelerde bir terör devleti kurma planlarına karşı Türkiye’nin geliştirdiği sağlam duruş, Washington’da 'Türkiye’yi tamamen kaybetme' korkusunu tetikliyor. Zira Batı bloku için Türkiye, vazgeçilemeyecek kadar büyük, tamamen kontrol edilemeyecek kadar da özerk bir aktör” vurgusunu yapıyor.'TÜRKİYE, 'İKNA EDİLMESİ GEREKEN BİR ORTAKTAN' FAZLASI'“Tüm bu gelişmeler bize şunu göstermektedir: Geleceğin çok kutuplu dünyasında ABD, Türkiye’yi ikna edilmesi gereken bir ortak olarak değil, bölgesel nüfuz alanları tanınması gereken bir 'bölgesel dengeleyici' olarak görmeye başladı” yorumunda bulunan Prof. Dr. Erol son olarak şu tespitleri yapıyor:Alıntı Metni